Osmanlı Kültürünü Yaşatma Derneği

Eğitim

33347 readings

İlk Öğretim

Osmanlıda ilk öğretim "Mektep" veya "mahalle mektebi" denilen ilkokullarda yapılırdı, öğrenim karma idi; fakat kız çocuklar ayrı sıralarda, erkek çocuklar ayrı sıralarda otururlardı. Hoca, nadiren kadındı ve "hoca hanım" denilirdi. İlkokulun gayesi, Türkçe okuyup yazmak, aritmetik, iyi yazı yazmak (hat), Kur'ân okuyabilmek, lüzumlu dîn ve Kur'ân bilgileri verebilmekti.

Çocuk, 4 ilâ 6 yaşında mektebe verilirdi. İlk öğrenim genellikle 4 yıl olmakla beraber, 6 yaşından küçük verilenler ekseriya daha çok okurlardı.

Osmanlı düzeninde, parasız ilk öğretim olduğunu iddia etmek kolay değildir. Hiç olmazsa varlıklı aileler için böyledir. Fakat yoksul çocuk, o zamanın sosyal şartları içinde, mutlaka bedava tahsil yapmakta, üstelik yiyip giyinmesi sağlanmakta, çok defa ailesi çok fakirse, ailesine de yardım edilmektedir.

"Dârüttâlim", "muallimhane" gibi adlar verilen, padişah vakfı ilkokulları da vardı. Vakfın şartlarına göre buraya devam eden fakir çocuklara yiyecek, içecek, giyecek, ayrıca harçlık verilirdi. Böyle vakıf geliri olmayan mekteplerde fakir çocukların yiyip içmesi, elbise ve kitabı, aynı okulda çocuğu bulunan varlıklı ailelere aitti. Tabiî bu hususta hiçbir mecburiyet yoktu. Fakat varlıklı bir ailenin, çocuğunun mektep arkadaşı fakir çocuğun, ilk tahsilini üzerine almaması, görülmüş şey değildi.

Bir çok ilkokulda mûsikî de öğretiliyor, istidat gösterenler ayrıca himaye ediliyordu. En büyük bestekârlardan olan ve kısaca "Dede Efendi" diye anılan Hammâmîzâde İsmail Dede, böyle ilkokul talebesi iken mûsikî eğitimine sokulmuştu. Meşhur bestekârlarımız arasında böyle birçok örnek daha vardır. En büyük şarkı bestekârı olan Hacı Ârif Bey de ilkokulda "keşfedilerek" mûsikî eğitimine tâbî tutulmuştur.

Bazı ilkokullar da, Arapça ve Farsça öğretmekle meşhurdu.

Bazı aileler, çocuklarını ilkokula bile vermez, sadece Kur'ân kurslarına gönderirlerdi. Bu kurslarda ilerleyenler, medresenin ilk basamaklarına girebiliyorlardı.

Camiler, namaz saatleri dışında birer okul halindeydi. Osmanlı Türkiyesi'nde de bu durum, Cumhuriyet'e kadar devam etmiş ve medrese öğretimine çok katkıda bulunmuştur. Cami derslerinde çok değerli bilginler camilerde ders vermişlerdir.

Selâtin camileri bu şekilde, birer yüksek dînî okul halindeydi. Küçük camilerde de daha aşağı derecede tedrisat yapılırdı. Medrese derslerinden çok daha büyük ölçüde, umuma açık derslerdi. Camide ders veren müderrise "ders-i âm" denilirdi. Ders-i âm Efendi, mevzuu kısaca takrir ettikten sonra sorular başlar, dersler sorulu cevaplı yürürdü. Binaenaleyh ders-i âmın çok uyanık ve bilgili olması lazımdı. Böyle olmayanlar tutunamazdı. Zira, her zaman için karşısına kendisinden bilgili biri çıkabilirdi. Onu susturması da kabil değildi. Zira serbest kürsü idi. Medresedeki müderrisin otoritesi ve softanın disiplini, bahis konusu edilemezdi. Cami dersleri sabah, öğle ve ikindi namazlarından sonra verilirdi. Sultan Abdülaziz'in şeyhulislâmı Turşucuzâde Ahmed Muhtar Efendi, böyle cami derslerinden yetişmiş, sonra imtihan vererek "İstanbul Rüûsu" denilen en yüksek diplomayı almıştı. Zira babası Ayasofya çarşısında Safranbolulu bir turşucu idi ve oğlunun medreseye devamına izin vermemişti, turşucu çıraklığı yapmasını istiyordu.

Medreseler

Orhan Gazi, 1330'da İznik ve daha sonra Bursa Medreseleri'ni kurdu. İlk ciddi orta öğretim ve müesseseleri bunlardır. Bursa Medresesi gittikçe gelişerek, Yıldırım Bayezid zamanında (1389-1402) tıb dahil, yüksek ilimler okutulan bir üniversite haline geldi.

XVI. asrın ortalarında Süleymaniye Medresesi'nin açılması ile Türkiye, kesin şekilde, İslâm dünyasının en üstün eğitim veren müesseselerine sahip oldu.

Sınıf usûlü yoktu. "Sofra" veya "talebe-i ulûm" denilen medreseli, kabiliyetine göre bir basamağı birkaç yılda da, birkaç ayda da bitirilebilirdi. 25 yaşında müderrisliğe çıkan kabiliyetler de az değildi. Her derece, o derecenin müderrisinin icazeti ile tamamlanırdı. Müderris, okuttuğu mevzuu öğrendiğine kanaat getirdiği softanın, bir üst dereceye başlamasına izin verirdi. Müderrisin dersi, umuma açıktı. Softa olmaya lüzum yoktu. İsteyen her vatandaş, gelip dinleyebilirdi. Büyük müderrislerin dersleri, bu yüzden çok kalabalık olurdu, medresede yapılamaz, avluya çıkılırdı.

Okuyan softaya her türlü sosyal güvenlik sağlanmıştı. Bedava yer içer, yatıp kalkardı. Softanın yemeği ve yatacağı yerinden başka kitabı, mumu, odunu da sağlanmıştı. Fatih Medresesi'nde softaların yatıp kalkması için 300 oda vardı. Her odada 4 veya 5 softa yatıp kalkardı. Gündüz devam eden talebenin de aynı sayıda olduğu kabul edilirse, yalnız Fatih Üniversitesi'nde XVII. asır ortalarında 3000'e yakın talebenin bulunduğu anlaşılır. Süleymaniye Üniversitesi'nin kapasitesi ise, daha büyüktü. Fatih Üniversitesi'nin her odası için bir hizmetkâr vardı. Bu 300 hizmetkâr, temizlik, ısıtma gibi işlere bakardı. Müderrisler, softalardan ayrı bir salonda yemek yerlerdi. Medresenin 70 kubbeli muazzam bir mutfağı vardı. Mutfak, yalnız softalara değil, bütün fakirlere açıktı. (Evliyâ I, 314-5)

Böyle muazzam teşkilatı olanlar yanında, mütevazı, bugünkü ortaokul seviyesinde medreseler de pek çoktu.

Tarikatlardaki mürşid-mürid geleneği, ulemây-ı rüsûmu yetiştiren medrese öğreniminde de vardı. Hoca-talebe münasebetleri, bugünkü gibi değildi. Hoca, talebesine her bildiğini verebilmek için çok büyük gayret gösterir ve yetiştirdiği talebe ile iftihar ederdi.


Medrese Dereceleri

Klasik medrese dereceleri, XVI. Asır ortaları ile XIX. asır ortaları arasında 12'ye ayrılmıştı. (Sırasıyle ve alt basamaktan üst basamağa doğru):

İbtidây-ı hâric, Hareket-i hâriç, İbtidây-ı dâhil, Hareket-i dâhil, Mûsıla-i Süleymâniyye, Havâmis-i Süleymâniyye, Süleymâniyye, Dârulhadîs.

Son basamak, yüksek tahsilin üzerindeydi, bugünkü doktora öğrenimine tekabül ediyordu. Son dört basamakta yüksek öğrenim veren medreselerin "kibâr-ı müderrisin = büyük müderrisler" deniliyordu.

Medrese öğreniminde esas, kitâb idi. Öğrenci, ilk basamaklarda, Arapça ve Türkçe klasik eserleri, tam manasıyla, dil ve mefhumun bütün incelikleriyle okuyup anlayabilecek şekilde yetiştirildi. Sonra bu klasik kitaplar, her kelimesi üzerinde uzun uzun durularak, adeta ezberlenerek, okunur, tefsir ve tahlil edilirdi. Metin, öğrenimin esası idi.

İbtidây-ı hâriç derecesinde, öğrencinin ilkokulda veya hususî olarak öğrendiği bilgiler pekleştirilir, kaidelere oturtulurdu.

Hareket-i hâriçde arapça gramer, hendese (geometri) ve daha ileri bir seviyede Kur'ân dersleri başlardı. Bu şekilde öğrenim devam ederdi. Yüksek kısma geçen softa tıb, riyâziyyât, hey'et (astronomi), göz hekimliği, hukuk (fıkh ve farâiz), kelâm ve felsefe, tefsir ve hadîs gibi branşlardan birini seçerek bu konularda yazılmış en üstün eserleri okur, imtihan vererek rüûs alırdı.


ENDERUN MEKTEBİ

Sarayda eğitim ve öğretim yapılan mektep. Osmanlı Devleti sivil memurlarının, devlet ileri gelenlerinin ve askerî görevlilerinin büyük bir bölümünü, yeniçeri ağalarını sadrazamını, defterdarını, kubbe vezirini beylerbeyini ve sancakbeylerini yetiştiren en önemli eğitim müessesesiydi.

Devletin idaresi için gerekli mülkî ve idarî kadronun yetişmesine yönelikti. Devrin en meşhur ilim adamları sarayda toplanarak bu mektepte ders vermekle görevlendirilirdi.

Bir sürü üçkağıtçı diyorlar ki:

"Osmanlı, gittikleri ülkenin çocuklarını çalardı, getirirdi, okuldan geçirirdi, bunları adam ederdi."

Hayır çalmazdı; buna gerek yoktu; çünkü adamlar Osmanlı adaletini gördükten sonra, kendi ülkelerinde de böyle insanlar yetişmesi için çocuklarını kendileri gelip teslim ediyorlardı; Osmanlı usullerine göre yetişsin çocukları diye ve Osmanlı kabul ediyordu bunları.

Hangi milletten ve hangi dinden olursa olsun devşirmeler devlet merkezine getirildikten sonra, önce Divân-ı Hümayun'a sevk edilip hepsi padişah tarafından tek tek görülürdü. Daha sonra padişahın emriyle kapıağası, bu küçük çocukların zekâlarını ölçerek zekâsı üstün ve keskin olanları seçerdi. Seçilenler, enderûn mektebine talebe yetiştiren ve beş yerde bulunan orta dereceli saray mekteplerine yerleştirilirlerdi. (Galatasaray, Eski Saray , İbrahim Paşa Sarayı, İskender Çelebi Sarayı ve Edirne Sarayı)

Hazırlık sarayları da denilen bu mekteplerin en önemli özelliği, içoğlanların daha mektepte iken iş ve memuriyet hayatına başlamasıydı. Talebeler böylece bir takım dersler yanında kabiliyetlerine göre çeşitli sanatlar öğreniyor ve mektebin genel eğitimine katılıyorlardı. Bu arada seçkin İslâm âlimleri tarafından eğitilip tam bir müslüman olarak yetişiyorlardı. Böylece edep, ahlâk, bilgi, iş, memuriyet ve stajı hep bir arada yürütüyorlardı.

Dînî ilimler ile idarî ve askerî derslerin yanında, bedenî eğitimlerine de önem verilen içoğlanlar; ok atmak, mızrak kullanmak, cirit ve tomak oynamak ve binicilik gibi sporları da yaparlardı. Bundan dolayı kuvvetli, çevik ve her türlü zorluğa dayanıklı idiler.

İçoğlanlarının oda denilen koğuşları, muntazam olup yiyecekleri de çok dikkatli hazırlanırdı. Her oda efradının isim ve künyesiyle, yevmiye mikdarını gösteren maaş defterleri vardı. Maaşları diğer ulûfeler gibi üç ayda bir verilir, elbise, ayakkabı, iç çamaşırı ve sair ihtiyaçları hep saray tarafından karşılanırdı. Çok büyük bir ihtimamla yetiştirilen bu çocuklar, tam bir itaat ve terbiyeye sahiplerdi.

BÜYÜKLÜĞÜN SIRRI

Osmanlı Devleti'nin Viyana'ya kadar ilerlemesinden çok korkup başarısının sebebini aradıkları halde bulamayan Avrupa'ya, İstanbul'daki İngiliz sefiri bu durumu anlatarak büyük bir sevinçle şu mealdeki şifreli mektubu yazıyordu: "Buldum buldum!.. Osmanlılar'ın zaferden zafere ulaşmalarının sebebini ve bunları durdurma çaresini buldum. Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar seçilerek, saray mektepleri ve sonra da Enderûn Mektebi'nde değerli öğretmenler tarafından okutuluyorlar. İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli ve başarılı müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Bunların arasından da Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar, Sokullular ve Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamları çıkıyor. Osmanlı akınlarını durdurmak için bu mektepleri ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, Müslümanları ilim ve fende geri bırakmak lâzım."

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı