Osmanlı Kültürünü Yaşatma Derneği

Müzik

31992 readings

Çok insan anlamaz eski mûsikîmizden 
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.
Açar bir altın anahtarla ruh ufuklarını,
Hemen yayılmaya başlar seda ve nurlarını
Ve seslenir büyük Itri, semayı örten ruh,
Peşinde dalgalanır bestesiyle Seyyid Nuh,
O mutlu devrede Itri'ye en yakın biz dost
Işıklı danteleler bestakârı Hafız Post.
Bu neslin ortada dahicedir başardığı iş,
Vatan nasıl karışır mûsikîyle, göstermiş."
Dizeleriyle Yahya Kemal Beyatlı'nın şiirinde MûsikîTarihimiz'in küçük çaplı bir panoraması çizilmiş adeta.
Bugün, dünya üzerinde en yaygın iki tür müzikten biri olan Türk Müziği, yüksek ve soylu bir millette zuhur eden kanun ve kurallara bağlı, sanatsal mükemmelliği tartışma götürmez bir müziktir.
III. Selim ve II. Mahmut dönemi Türk Müziği'nin Altın Çağı diye anılır. Çünkü başta III. Selim ve Türk Musikisi'nin son büyük üstadı İsmail Dede Efendi olmak üzere, SadullahAğa, Şakir Ağa, Hafız Mehmet Efendi gibi büyük besteci ve nota mücidi kuramcılar bu dönemde yaşamış ya da yetişmişlerdir. 
Türk musikisi veya tasavvuf mûsikîsi dışında Osmanlı'da müzik dendiğinde ikinci akla gelen Mehter müziğidir. Türk kahramanlığının ve evrensel boyutlara ulaşmış anlayışının, görkemli bir anıtı olan mehter, dünya tarihinin en eski bandosudur.Farsça "en büyük, pek ulu" manasına gelen mehter, Osmanlı'da askerî mûsikîyi icra eden bir topluluktur.Mehter musikisi kısa zamanda Avrupa müziğine tesir etmiş, bütün Avrupa'da onların tabiri ile Yeniçeri bandoları kurulmuştur. Bestekar Mozart veHayd, mehter mûsikîsinin etkisinde kalarak meşhur bestelerini meydana getirmislerdir. Beethoven Büyük Senfonisi'nin son bölümünü, mehterin koş, davul ve zurnasıyla seslendirmiştir. Mozart'ın Türk Marşı, Türk askerlerinin "Allah Allah" nidalarının nakarat olarak tekrarından müteşekkildir.Mehter musikisi gibi, mehter teşkilatı da Avrupa'ya tesir etmiş; Avusturyalılar, Prusyalılar, Ruslar, Almanlar ve Fransızlar mehter teşkilatına benzer mızıka takımları kurmuşlardır.

TATYOS EFENDİ

1855 senesinde İstanbul da Ortaköy'de doğmuştur. Esnaf bir ailenin çocuğudur.

Ortaköy Ermeni mektebini bitirdikten sonra, ailesi tarafından evvela bir çilingir, sonrada bir esnafın yanına çırak olarak verilmiştir.

Haftalıklarından arttırdığı para ile kendisine ucuz ve kullanılmış bir kanun alarak, ilk önce dayısı Mofyes Papaz'dan ders almıştır.

Bestekar Civan ve Astik Efendilerden çok istifade etmiştir. Evvela aileler arasında yapılan musiki alemlerine kanun ile amatör olarak iştirak eder.

Kemana başlayan bestekarımız, devrin hakiki üstatları arasına girmiştir.
Tutulduğu kara sarılık hastalığından kendisini kurtaramayarak 16 Mart 1913 tarihinde vefat etmiş ve Kadıköy'deki Ermeni kabristanına defnedilmiştir.

HACI ARİF BEY

Büyük besteci 1841 yılında İstanbul'da doğmuştur. Sesinin güzelliğiyle dikkati çekmiş, öğrenim devresinde Müzika-i Hümayun'a alınmış, sonra Abdülmecid'in emriyle sarayın müezzinbaşısı olmuştur.
Abdülaziz ve ondan sonra II. Abdülhamid'in padişahlık devrelerinde de ilgili ve itibar görmüştür. Abdülaziz'in tahttan indirişinden sonra bir süre açıkta kalmış, Zincirlikuyu civarındaki bir çiftlikte sütçülük yapmıştır. Durumu, Padişah II.Abdülhamid'e duyurulunca, saraydaki müzik öğretmenliği görevine tekrar alınmıştır. Abdülaziz'e şarkı beğendirmek için aynı güfteyi bir-iki saat içinde yedi ayrı makamda bestelediği, bir gecede ayrı sekiz şarkı yazdığı olmuştur. 1896 yılında İstanbul'da ölmüştür.

3. SELİM

Osmanlı İmparatorluğu tahtının otuzuncu padişahı Sultan III. Selim, Sultan III. Mustafa'nın oğludur; 24 Ocak 1761 tarihinde Topkapı Sarayı'nda dünyaya geldi.. Padişah babası, onun öğrenimine özel ilgi göstermiş, ilim, edebiyat ve sanatta bilgi sahibi olması için her türlü imkânı sağlamıştı. Şehzâde Selim, gençlik yıllarını; bu gerçekleri, pek çok tarihi olayı görerek ve tanıyarak yaşadı. Avrupa-Osmanlı İmparatorluğu ilişkilerinde büyük bir yakınlaşma olmuş, her iki dünya birbirini daha yakından tanımaya başlamıştı. Batı'nın hızla ilerleyerek güçlendiğini, Osmanlı İmparatorluğu'nun ise günden güne gerilediğini görüyor, kafasında bir yenileşme gerçeği filizleniyordu. Edebiyat ve mûsikî ile uğraşmaya bu yıllarda başlamıştı. Sultan Selim, amcasının ölümü üzerine 1789 yılında Osmanlı tahtına oturdu. Yirmi yıl süren hükümdarlığı esnasında yenileşme yolundaki teşebbüs ve gayretlerinden başka, mûsikî ve şiire karşı göstermiş olduğu derin ve hararetli ilgiden dolayı, edebiyat mûsikî tarihimizde kendisine mümtaz bir yer ayırmamız gerekir. Sultan III. Selim şehid edilinceye kadar yaşadığı günleri, seneleri, Sadullah Ağa, Ârif Mehmed Ağa, Tanbûri İzak, Abdülhalim Ağa, Hamami-zâde İsmail Dede gibi büyük ustalarla geçirdi. Bu ustalar ses âlemine ibdâkâr kabiliyetleri ile yeni yeni şaheserler kazandırıyorlardı. 

III. Selim, devrinin bu güzide sanatkârlarını davet eder, gece gündüz bunlarla vakid geçirirdi. III. Selim'in mûsikî hocaları Kırımlı Ahmed Kâmil Efendi ve Tanbûri Ortaköylü İzak'tır. Ahmed Kâmil Efendi'den usûl ve eser meşk etmiştir. İzak ise tanbur hocası idi. Onun ayrıca yeni yeni birleşik makamlar meydana getirmiş olması hassasiyetinin, zevkinin ve nihayet mûsikî bilgisinin enginliğine delâlet eder. Asırlardan beri işlene işlene en güzel eserlerin bestelendiği belli başlı makamlardan başka Isfahanek-i cedid, Hicazeyn, Şevk-i dil, Arazbar-bûselik, Hüseyni-zemzeme, Rast-ı cedid, Pesendide, Neva-kürdi, Gerdaniye-kürdi, Sûzidilârâ, Şevkefzâ makamları onun meydana getirdiği birleşik makamlardır. Tanbûri ve neyzen olan Sultan III. Selim aynı zamanda Mevlevi idi. Bu alçak gönüllü şahâne derviş, Galata Mevlevihânesi "Defter-i Dervişanı"na "Selim Dede"diye imza atmıştı. Bütün hayatı boyunca bu ilim ve sanat yuvasını korumuş, her türlü yardımı esirgememiştir. 

Mevlevi dergâhlarından yetişmiş olan sanatkârların sanat yolunda ilerlemesi için her imkânı sağladığı gibi, bizzat kendisi de bu sanata istidadı olduğunu gördüğü ya da duyduğu kimseleri mûsikîmize kazandırmıştır. Başta Hamami-zâde İsmail Dede, Basmacı Abdi Efendi, Suyolcu-zâde Salih Efendi, Dellâl-zâde İsmail Efendi olmak üzere daha pek çok sanatkâr sayılabilir. 

LEMİ ATLI

1869 yılında Üsküdar'da doğmuştur. Babası Çerkez İbrahim Bey namında bir zattır. Pek küçük yaşta iken ana ve babasının vefatı üzerine ablasının ve eniştesinin yanında büyümeye başlayan Lemi Bey, musiki meraklısı olan eniştesinin musikişinas arkadaşlarıyla yaptığı toplantılardan ilk musiki zevkini almış ve doğuştan güzel sese malik olması hasebiyle de etrafının takdirini celp etmeye başlamıştır.

Hafız Yusuf Bey ve Hacı Arif Bey'den ders alarak musiki bilgisini hayli arttırmıştır.

Üstat, bestelerindeki rtim ve melodik ifade itibariyle emsaline nazaran üstünlük gösteren bir bestekardır. Fasıllarda takdirle dinlenen eserleri ölmez bir sanat abidesi halindedir.

25 Kasım 1945 tarihinde vefat ederek Erenköy kabristanına defnedilmiştir.

MUSTAFA ITRİ

Klâsik Türk musikisi denince ilk hatıra gelen büyük bestekârımızdır.
Eserleriyle, üç asırdan bu yana devirler ve zevkler aşarak muhteşem ve asil bir ses halinde günümüze kadar gelmiş ve kıymetinden hiçbir şey kaybetmemiştir.
Klâsik Türk musikisi ananesine bağlı bütün büyük, küçük bestekârların hemen hepsinde yakın, uzak tesirini bulmak mümkündür. Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal yayılış ve dalgalanışlarına kulağını ve kalbini dayayarak büyük hükümdarlar, şairler ve bestekârlar devrini derinden derine teneffüs etmiş olan bu büyük bestekar; o günlerden melodilerle tablolar çizmekte ve dinleyenlere ihtişamlı bir tarih havası yaşamaktadır.
Bestekarımız İstanbul'da Yaylak semtinde doğmuştur. Babası buhurcu olduğu için Buhuri lâkabı ile anılır. Zengin ve görgü itibariyle ileri bir aileye mensuptur. Zamanına göre mükemmel bir tahsil görmüş, şair, hattat ve bestekâr olarak tanınmıştır. Musikide üstadı Nasrullah Vâkıf Halhali'dir. Hattalıkta talik denilen nevi üzerinde bilhassa çalışmış ve devrin talik üstadı Siyahi Ahmet Efendi'den meşk almıştır. Şairliği ise, şuara tezkirelerine girecek derecededir. Gerek hattatlığı, gerekse şairliği bestekârlığının yanında sadece bir heves olmaktan ileri gitmez.
Bestekarımız 1648 1687 yılları arasında padişah bulunan 4. Mehmet zamanında bilhassa besteleriyle dikkati çekmiştir. Tarz ve edasındaki yenilik, nağmelerindeki yüksek ruh ve derin mâna herkesi hayran bırakırdı. Bizzat hükümdar da onun hayranları arasında idi. Sık sık saraya davet olunur ve 4. Mehmet'in huzurunda fasıllar icra eder, bu arada bilhassa kendi bestelerini okuyarak onun takdir ve iltifatlarına mazhar olurdu.

SESİ GÜZEL DEĞİLDİ...
Sesi hiç güzel değildi; hattâ bir hayli çirkin olduğu da rivayet edilir. Fakat usulündeki yükseklik ve melodilere hâkimiyeti yüzünden herkes onu dinlemeye can atardı. Bu hususta o derece usta idi ki, on kişi ile icra olunacak bir faslı, üç kişi ile ve hattâ tek başına başardığı çok olurdu.

ESİRCİLER KÂHYASI...
4. Mehmet, bir gün bestekarımızın yeni bir bestesini dinledikten sonra, kendisinden bir arzusu olup olmadığını sormuş, o da esirciler kethüdalığını istemişti. O sırada enderunda 120 akçe ile musiki muallimliği yapmakta idi. Itri Çelebi şahsen zengin ve şöhret sahibi bir kimse olduğu için, böyle hiç de parlak olmayan ikinci, hattâ üçüncü derecedeki bir memuriyeti isteyişi hayretle karşılanmakla beraber arzusu derhal yerine getirildi. Halbuki onun maksadı başka idi. Yeni memuriyeti dolayısı ile İstanbul'a gelen bütün esirleri görecek ve bu sayede onların folklor musikileri hakkında bilgi edinecek ve aralarındaki güzel sesli ve musikiye istidatlı bulunanları seçip yetiştirecekti.
Bestekarımız bir taraftan saraya devam etmekle beraber, vaktinin en büyük kısmını İstanbul surları dışındaki bahçesiyle meşhur köşkünde geçirirdi. Bu bahçenin çiçek ve meyveleri nam salmıştı. Büyük bestekâr aynı zamanda marifetli ve bilgili bir çiçekçi ve meyve yetiştiricisi idi. Nitekim İstanbul'un meşhur Mustabey armudu ilk defa onun bahçesinde yetişmiş ve onun adını alarak bugüne kadar bu isimle birlikte devam edip gelmiştir.

Bestekarımız vaktinin büyük bir kısmını hiç şüphesiz beste yapmakla geçirirdi. Gelmiş geçmiş bestecilerimizin en velûdu olarak gösterilir. Beste, Nakş, Kâr olarak binden fazla eser meydana getirmiştir. Fakat ne yazık ki bunlardan halen elimizde ancak yirmi parça vardır. Diğerleri kaybolmuştur. 
İlk şöhretine sebep olan eser, hüseyni makamından bestelediği:

"Dilber dile, dil dilbere fettane münasib 
Gül bülbüle, bülbül güle handane münasib," mısralarıyla başlayan eseridir.

Büyük bestecinin Türk musikisi içindeki ölmez yerini tâyin eden eserlerinin başında, bayramlarda okunan segah makamındaki tekbiri ve aynı makamdaki Selât-ı Ümmiye'si gelmektedir.

Evliya Çelebi, Itri'nin aynı zamanda hafız olduğunu kaydeder. Buhurizade çok yaşamış ve 4. Mehmet, 2. Süleyman,. 2. Ahmet, 2. Mustafa, 3. Ahmet devirlerini görmüştür, ölümü 1712 tarihine rastlar. Mezarı Edirnekapı dışında, Mustafa Paşa Dergâhı civarındadır.

Klâsik Türk musikisinin büyük ustası Itrî'yi, bütün hüviyeti ve değeri ile tahlil etmeye ve canlandırmıya imkân yoktur.

HAMAMİZADE İSMAİL DEDE

Hamamîzâde İsmail Dede, 1777 tarihinde Şehzadebası civarında bir evde doğmuştur. Babası Süleyman Ağa, Manastıra bağlı, Görice sancağının Kesriye kasabasındandır. Süleyman Ağa, zamanının vezirlerinden Bosnalı Cezzar Ahmet Paşa'nın bir müddet mühürdarlığında bulunmuş, sonra bu vazifeden ayrılarak, İstanbul'a gelmiş, Şehzadebaşında Acemoğlu Hamamı'nı satın alarak geçimini bu işle sağlamaya koyulmuştur. Süleyman Ağa, İstanbul'a geldikten sonra, Rukiye Hanım isminde bir hanımla evlenmiş ve bu izdivaçtan Dede Efendi dünyaya gelmiştir. Küçük İsmail sekiz yasına gelince, Hekimoğlu Ali Paşa camii yanındaki Çamaşırcı mektebine başlamış ve ilk tahsilini orada bitirmiştir.

Bu mektebe devamı sırasında, sesinin güzelliği ve musikiye olan kabiliyet ve istidadından dolayı ilâhici başı olmuştur. O sırada mektep civarında oturan Anadolu Kesedarı Uncuzade Mehmet Emin Efendi'nin çocuğu da aynı mektebe verilmişti. Bu münasebetle yapılan amin alayında ilâhici başının sesi Mehmet Emin Efendi'nin pek hoşuna gitmiş, az çok musiki ile meşgul olan bu zat, ilk musiki terbiyesini vermeye başlamıştır.

Uncuzade, onun musiki terbiyesine ihtimam ettiği kadar, istikbalini de düşünmüş ve on dört yaşma gelmiş olan İsmail Dede'yi başmuhasebe kalemine çırak etmiştir.

Dede yedi sene kadar hem bu kaleme, hem de Uncuzadenin derslerine devam etmekle beraber, ayrıca haftada iki gün Yenikapı Mevlevihanesine giderek dergâhın şeyhi Ali Nutki Dede'nin derslerinden de faydalanmıştır. Önceleri yalnız musiki öğrenmek maksadıyla dergâha devama başlayan İsmail, daha sonraları çilesini tamamlayarak "Dedeler" zümresine katılmıştır. 

Büyük bestekârın ilk şöhretini temin eden ve o güne göre musiki âlemimizde bir hâdise yaratan eseri:

Zülfündedir benim bahtı siyahım 
Sende kaldı gece gündüz nigâhım 
İncitirmiş seni meğer ki ahım 
Seni sevdim odur benim günahım


Güfteli Buselik makamındaki şarkıdır. Bundan sonra Dede Efendi'nin adı her yerde duyulmuş ve birbirinden güzel, manalı ve tesirli besteleri arka arkaya, bütün musiki mahfillerinde çalınıp söylenmeye başlamıştır. Hicaz makamında bestelediği ve bir anda İstanbul'un bütün saray ve konaklarında bir moda şarkısı halinde söylenen eseri, onu şöhretin ilk parlak basamaklarına çıkarmış, genç bestekârı yakından görmek isteyenler bir çığ gibi çoğalmış ve nihayet devrinin aynı zamanda büyük bir bestekârı olan 3. Selim, kendisini saraya çağırtarak takdir ve tebrik etmiştir. 
İsmail Dede, artık 3. Selim'in huzuruna sık sık çıkıyor, onun fasıllarına iştirak ediyor, takdir ve ihsanlara gark oluyordu. 

Dede, 1881 senesinde bir saraylı hanımla evlenmiş, Akbıyık mahallesinde kiraladığı bir eve taşınmıştı. Dergâhta olduğu gibi burası da Dede'nin etrafını çeviren pıraklariyle âdeta bir musiki mektebi haline gelmiştir.

Fakat bu zevkli ve heyecanlı çalışmalar, Dede'nin uğradığı ölüm acılarıyla bir aralık durur gibi olmuştu. Dede, 1804 te çok sevdiği şeyhi Ali Nutki Dede'yi, arkasından da üç yaşındaki,oğlu Salih'i kaybetmişti.
Pek çok sevdiği oğlunun ölümü, Dede'nin hassas ve sanatkâr kalbinde çok acı ve derin bir yara açmış, onun üzerine Bayati makamında bir Murabba beste yapmıştır. 

Dede'nin başından, bu ölüm felâketleri geçtiği sırada memleketin ahvali pek kötü bir safhaya girmiş bulunuyordu. Kabakçı İsyanı, 3. Selim'in şehadeti, Alemdar Vakası gibi gaileler gönüllerde musiki ile uğraşacak zevk ve heves bırakmamıştı. Zaten Dede; 3. Selim'in şehadetinden sonra inziva hayatına çekilmişti. Günlerini içli içli ney üflemek ve hazin şarkılar bestelemekle geçiriyordu.
Nihayet bu kötü günler, kısmen olsun ortadan kalktıktan sonra, amcası gibi musikişinas olan 2. Mahmut, saray muhitinde musiki hareketlerine ve fasıl toplantılarına ön ayak oldu. Bu arada Dede'yi de Musahip olarak saraya almıştı.

2. Mahmud'un hükümdarlık seneleri, Dede'nin sanat hayatının en parlak ve en verimli devrini teşkil eder. Dede, en güzel, en sanatlı eserlerini bu zamanlarda bestelemiştir.

Dede'nin Hacca gittiği sene Hicaz'da şiddetli bir kolera çıkmıştı. Zavallı sanatkâr, haccını yaptıktan sonra 1845 senesinde bu müthiş ve korkunç hastalığa yakalanarak vefat etmiştir.
Ne kadar gariptir ki, Dede bir Kurban Bayramında doğmuş, 71 sene sonra yine bir Kurban Bayramında ölmüştür. 
Büyük Türk bestekârı, kâr, murabba beste, semai, şarkı, türkü, âyin, ilâhi olmak üzere 200 den fazla eser bestelemiştir. 2. Mahmut zamanında sarayda yerleşen Garp musikisi melodilerini taklit yolu ile vücuda getirmiş olduğu birkaç parça eser de, bu musikinin o zamanki bestekârlar üzerindeki tesir ve intihalarını taşıyan numunelerdir.
Dede'nin bu tesirle yaptığı eserlerden biri vals olarak çalınıp, hattâ oynanabilen Rast makamındaki şu şarkısıdır ve çok popüler olmuştur:

Yine bîr gülnihal aldı bu gönlümü 
Sim ten gönce fem bibedel ol güzel 
Âteşin ruhleri yaktı bu gönlümü 
Sim ten gonce fem bibedel ol güzel


Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı